Yeni sporlar denemek her zaman iyi bir fikirdir. Son 6 ay içinde iki yeni hobi edindim. İlki, devasa popülerliği düşünülünce pek de şaşırtıcı olmayan padel; ikincisi ise bouldering! Yakında muhtemelen padel hakkında da bir yazı yazacağım, ama bugün şu ana kadarki bouldering deneyimimi konuşacağız.
Bouldering’in ne olduğunu bilmiyorsanız, Wikipedia’nın tanımını ödünç alalım: bouldering, ip ya da emniyet kemeri kullanılmadan küçük kaya oluşumlarında veya yapay tırmanış duvarlarında yapılan bir kaya tırmanışı türüdür. Bizim durumumuzda özellikle kapalı alanda, yani bir bouldering salonunda yapılan tırmanışı kastediyorum. İp olmaması kulağa korkutucu gelebilir, ama bouldering’in genellikle sadece yaklaşık 3-4 metre yüksekliğindeki tırmanış duvarlarında yapıldığını not etmek gerekir; bu da çok yüksek sayılmaz.
Bouldering’e geçen ekim ayında, bir arkadaşım beni tırmanışa götürdüğünde başladım ve bunu hobi olarak sürdüreceğimi anında anladım. O zamandan beri haftada 2-3 kez bouldering yapıyorum. Bu aralar çoğunlukla İstanbul’un başlıca tırmanış salonlarından biri olan Boulderhane’de tırmanıyorum. Birlikte tırmanmak isterseniz bana yazmaktan sakın çekinmeyin!
İyisiyle kötüsüyle bouldering
Instagram Reels klişesiyle başlayalım: “Plastik kayalara tırmanmanın bu kadar eğlenceli olacağını hiç düşünmezdim.” Bu duyguya tamamen katılıyorum. Bouldering zor ama eğlenceli bir spor. Aynı zamanda rahatlamama da yardımcı oluyor; bunun yerden biraz yükseldiğimde hissettiğim hafif gerginlikten mi, yoksa sürekli ya bir problem üzerine düşünmemden ya da başka birinin farklı bir problemi nasıl çözdüğünü izlememden mi kaynaklandığından emin değilim, ama zihnim hem meşgul hem de özgür hissediyor. Benim için bouldering’in en güzel özelliklerinden biri, bireysel bir spor olmasına rağmen oldukça sosyal de olması. Son birkaç ayda bouldering yaparken pek çok insanla tanıştım.
Bouldering’in kişisel olarak sevmediğim iki yönü var: hafif olmayı fazlasıyla ödüllendirmesi ve parmaklara, özellikle de parmak pulley’lerine çok yük bindirmesi. Bouldering kilonuz konusunda sizi çok bilinçli hale getiriyor ve daha iyi olmak için sürekli kilo vermeyi hedeflemeniz gerektiği düşüncesine kapılmak kolay. Bu kısmen doğru olsa da beceri ve güç, kilodan tabii ki de daha önemli. İkinci noktaya gelirsek, pulley sakatlıklarının tırmanıcılar arasında oldukça yaygın olması şaşırtıcı değil. Sonuçta crimpler ve bir ölçüde pocket’lar parmak pulley’lerine ciddi yük bindirebiliyor.
Tırmanmak için fazla mı uzunum?!
Boyum 1.96 m. Uzun bir tırmanıcı olarak özellikle sıkışık pozisyonlardan pek hoşlanmıyorum. Ülke ya da tırmanış salonu fark etmeksizin, rota hazırlayanlar sanki zorlayıcı başlangıçlardan keyif alıyorlar ve gerçekten uzun bir tırmanıcının rotaya nasıl başlayacağını, belki de haklı olarak, nadiren düşünüyorlarmış gibi geliyor. Elit tırmanıcıların boylarına bakarsanız, çoğunun genellikle 1.90 m’nin altında olduğunu kolayca görürsünüz. Uzun sayılan tırmanıcılar bile, mesela Adam Ondra, örneğin basketbol standartlarına göre, aslında o kadar da uzun değiller.
Daha deneyimli tırmanıcılarla tırmandığımda, zaten dikkat etmeye çalıştığım bir şey olmasına rağmen, bana sık sık duvara daha yakın kalmam söyleniyor. Bence uzun tırmanıcılarda bunu başarmak daha zor. Daha uzun kollara ve bacaklara sahip olmak, duvara yaklaşmayı genel olarak zorlaştırıyor ve rotayı çıkabilmeniz için için sık sık yaratıcı yollar bulmanız gerekiyor. Bu süreçte bir çeşit “uzun insan betası” üretmiş oluyorsunuz.
Öte yandan, tabii ki uzun olmak size çok daha fazla erişim mesafesi sağlıyor. Bu özellikle bazı problemlerin son hamlelerinde çok işe yarıyor. Boyum sayesinde kendimi sık sık bazı sinir bozucu tutamakları atlayabilirken buluyorum; bu da kısa tırmanıcı arkadaşlarımı biraz kızdırıyor gibi :)
Kısacası, benim deneyimim şu: Benim kadar uzun olmak hafif bir dezavantaj, ama problem çözme perspektifinden bakınca tırmanışı daha eğlenceli hale getirdiğini düşünüyorum; çünkü çoğu zaman çoğu insandan farklı bir beta üretmem gerekeceğini biliyorum.
Gelişim
Genel olarak şu ana kadarki ilerlememden memnunum. Yakın zamanda Türkiye dışında da bouldering salonlarına gitmiş biri olarak, tırmanışlara verilen dereceler arasında çok yüksek bir değişkenlik olduğunu güvenle söyleyebilirim. Yine de beni bir derece söylemeye zorlarsanız, muhtemelen şu anda V3-V4 seviyesinde bir tırmanıcı olduğumu söylerim; bu da ortalama olarak birkaç denemede tamamlayabildiğim tırmanışların derecesi.
Dereceleri bir kenara bırakırsak, artık rota okumaya daha fazla zaman ayırıyorum ve bunun tırmanışıma çok fayda sağladığını düşünüyorum. Bir rotayı hemen deneyecek olsam bile, en azından artık tüm ayak yerlerinin nerede olduğunu ve bitiş tutamağının nasıl bir tutamak olduğunu bildiğimden emin oluyorum. Ayrıca başka insanların rotalara tırmanışını izlediğimde betayı daha iyi aklımda tuttuğumu hissediyorum.
Şu ana kadar, MoonBoard’u deneyip hazır olmadığımı fark ettiğim birkaç sefer dışında, ciddi bir fingerboard veya board climbing yapmadım. Şimdilik düzenli şekilde ilerliyor gibi görünüyorum, bu yüzden antrenmanlarımı fazla değiştirme ihtiyacı hissetmedim. Şu anda haftada 3 gün salonda tırmanıyor ve boş günlerimin ikisinde mini bir barfiks antrenmanı yapıyorum. Bahsettiğim mini antrenman, setler arasında 3 dakika dinlenmeli basit bir 5x5 barfiks antrenmanı.
Deneyimle ne zaman dinlenmem gerektiğini de öğrendim. Ana göstergeler ön kol ağrısı ve hafif parmak sertliği gibi görünüyor. Ama muhtemelen en sinir bozucu şey tırmanış salonuna gelip kendimi çok zorlamamam gerektiğini fark etmek. Böyle olduğunda genellikle antremanı bir volüm antremanına çeviriyorum; yani kendi tırmanış seviyemin 1-2 seviye altındaki mümkün olduğunca çok rotayı, elimden geldiğince iyi formla tırmanmaya çalışıyorum. Bu elbette sinir bozucu, ama tırmanış yolculuğumun bu kısa döneminde bile beni birden fazla sakatlıktan kurtardığından oldukça eminim.
Güvenlik ve Sakatlıklar
10 yıldan uzun süre basketbol oynamış birisi olarak, bouldering’i basketbol oynamaktan çok daha güvenli buluyorum. Şu ana kadar yaşadığım tek olay sol elimde küçük bir ganglion kisti oluşmasıydı; aşırı kullanımla ilişkili olabilir, ama neyse ki 3 haftalık dinlenmenin ardından geçti.
Özellikle düşüş ürkütücü hissettirdiğinde ya da üst bölüm biraz şüpheli göründüğünde, zor slab tırmanışlarından kaçınma eğilimindeyim. İnsanların tutamaklardan ve volümlerden kayıp düştüğünü hem görmüş hem de kendim yaşamış biri olarak, bunun korkutucu bir his olduğunu güvenle söyleyebilirim. Bu biraz talihsiz, çünkü slab problemleri teknik ve denge ağırlıklı yapıları nedeniyle her zaman son derece eğlenceli oluyor.
Beni asıl korkutan şey, bouldering salonlarının yoğun saatlerinde birinin kazara başka birinin üstüne düşme ihtimalinin daha yüksek olması; ki bu iki kişiyi de ciddi şekilde sakatlayabilir. Çoğu salon bu ihtimal konusunda fazlasıyla uyarı yapıyor, ama yine de beni en çok endişelendiren şey bu.
Öte yandan, bouldering geleneksel anlamda bir temas sporu olmadığı için, özellikle de doğru düşmeyi öğrenirseniz, düşüşler temas sporlarına kıyasla çoğu zaman daha kontrollü oluyor. Ayrıca tırmanış fazla tehlikeli hissettirdiğinde ne zaman vazgeçeceğinize siz karar verebiliyorsunuz. Elbette hırslı biriyseniz, her sporda olduğu gibi bouldering de kolayca tehlikeli hale gelebilir.
Bu yıl için gelecek hedefleri
Bu yılki tırmanış hedeflerim şunlar:
-
bouldering’den keyif alan daha fazla insanla tanışmak ve onlarla tırmanmak
-
mevcut derecemden 1-2 derece daha yüksek rotaları tırmanabilmek
-
lider tırmanış öğrenmek
-
çeşitli board tırmanışları deneyebilecek kadar güçlenmek
Bir noktada açık havada bouldering’i de denemek istiyorum; Türkiye’de bunun için Bafa Gölü gibi çok güzel bölgeler var. Ama bunun için muhtemelen kendi kendimi biraz ikna etmem gerekecek.
Merak ediyorsanız ne izlemeli?
Biraz tırmanış içeriği izlemek isterseniz, yakından takip ettiğim YouTube kanallarından bazıları Catalyst Climbing, Erin McNeice, Magnus Midtbø ve Adam Ondra. Yarışmalar için resmi World Climbing kanalı muhtemelen başlamak için en iyi yer. Ayrıca çok yakın zamanda Janja Garnbret YouTube’a ilk videosunu yükledi!
İlk kez tırmanacak herkese son bir tavsiye olarak, ilk seferinizde kendinize fazla yüklenmeyin. Sonraki günlerde ellerinizde ve ön kollarınızda biraz ağrı hissetmeniz muhtemel, bu yüzden kendinize nazik davranın. Aslında bunu daha genel bir nasihate çevirebiliriz: hangi sporu yapıyor olursanız olun, her zaman bedeninizi dinleyin.