İçeriğe geç
Geri dön
Blog

Londra ve İstanbul'da Günlük Hayat

Bu yazıda

İstanbul’da kendimi Londra’dakinden daha mutlu hissediyorum. Yemeklerimizi daha çok seviyorum, güneşin tadını doyasıya çıkarabiliyorum ve insanlarla tanışmak bana burada daha kolay geliyor. Ama Londra’da Hyde Park’ın içlerine doğru yürüyüp trafiğin sesini unutmayı ve karşıdan karşıya geçerken araba acaba yaya geçidinde duracak mı diye endişelenmemeyi de özlüyorum.

2024 yazından Ekim 2025’e kadar Londra’da yaşadım. UCL’de bilgisayar bilimi üzerine yüksek lisans yaparken zamanımın büyük kısmını Bayswater’da geçirdim. İngiltere’de toplamda beş yıla yakın kaldım. Şimdi büyüdüğüm yer olan İstanbul’un Anadolu Yakası’nda yaşıyorum. Aşağıdaki interaktif Londra haritasından bahsettiğim yerleri inceleyebilirsiniz.

Harita üzerinden Londra'daki gündelik hayatımYazıda geçen 9 yere göz atın

Bayswater çevresindeki yürüyüşlerimden Bloomsbury'deki üniversite günlerime ve Canary Wharf'ta geçirdiğim son iki haftaya.

OpenStreetMap'te aç

Dışarı çıkmak

UCL’de bir öğleden sonra dersten çıkıp arkadaşlarımla bir şeyler yapmak için heveslendiğimi hatırlıyorum. Sonra dışarı adım atıp o karanlık, kasvetli havayı görünce bütün hevesim kaçmıştı. Arkadaşlarımdan birinin beni o karamsar ruh halinden çıkarması gerekmişti.

İşin komik tarafı, güneşle de aram pek mükemmel değildir. Baş ağrılarımı tetikleyebiliyor. Yine de Londra’da yaşamak, güneşi görmenin benim için ne kadar önemli olduğunu fark ettirdi.

Sıcak havalarda ise başka bir sorun çıkıyordu. Londra’nın arada bir gelen sıcak hava dalgalarında, klimalı bir yere sığınmak şaşırtıcı derecede zordu. İstanbul bazen daha da sıcak oluyor ama burada gittiğim yerlerde ve kullandığım toplu taşıma araçlarında neredeyse her zaman klima bulabiliyorum. Bu da yaz mevsimini benim için biraz daha katlanılır hale getiriyor.

Dışarıda vakit geçirirken Londra’yı tercih ettiğim konular da var tabii. İki şehirde de yaşamış biri olarak, İstanbul’un hava kalitesi bana çok daha kötü geliyor. Sigara dumanı burada günlük hayatımda sürekli rahatsız olduğum şeylerden biri. Sanki İstanbul’un her tarafı bitmek tükenmek bilmeyen sigara bulutlarıyla kaplı. Yerlere atılmış izmaritler de işin cabası. Londra’da elektronik sigara (vape) çok daha yaygındı ama kokusunu sigaranınki kadar baskın ve rahatsız edici bulmuyorum.

Yeşil yaprakların arasında, saksının küllük olarak kullanılmamasını isteyen bir tabela.
”Saksıyım ben. Küllükle karıştırmayın lütfen.” Yer: Kanyon AVM

Bir de İstanbul genel olarak çok daha gürültülü bence. Trafiğin yanında, sanki sürekli bir yerlerde inşaat çalışması var gibi geliyor. Sokaktan geçen satıcılar, eskiciler derken bazen her yönden ayrı bir ses geliyor.

Kornalar da bunun bir parçası. Londra’da korna sesi duyunca genelde bir şeylerin ters gittiğini düşünüyordum. İstanbul’da ise “çekil”, “merhaba” veya “ışık yeşile döneli 0,4 saniye oldu” anlamına gelebiliyor. Dolmuş ve minibüs şoförleri de maalesef kaldırımdaki yolcuların dikkatini çekmek için kullanıyor.

Özlediğim parklar

Londra’da en çok yaptığım spor, Hyde Park ve Kensington Gardens’ta yürümek ve koşmaktı. Bayswater’dan ikisine de kolayca ulaşabiliyordum. Parkın içlerine doğru ilerledikçe trafik sesinin yavaş yavaş kaybolmasını seviyordum. Bir süre sonra Londra’da olduğumu bile unutabiliyordum. En çok özlediğim şeylerden ilki bu.

Bu parklar o kadar büyük ki hep aynı küçük turu atmak gerekmiyordu. Her koşuya çıktığımda rastgele patikaları takip edip sıkılmadan dolaşabiliyordum. Özellikle suyun üzerinde kuğular dolaşırken güneşin batışını izlemeyi çok seviyordum.

Turuncu gün batımının yansıdığı suda yüzen beyaz bir kuğu ve arkada Londra'nın kararan silueti.
Kensington Gardens’taki Round Pond’da gün batımı. Fotoğraf bana ait.

Londra’nın dört bir yanındaki parkları gezdim. Güzelce yürüyüp koşabileceğim büyüklükte bir park çoğu zaman yarım saatlik yürüme mesafesindeymiş gibi geliyordu. Böyle yerlerin yakınınızda olması güzel bir olanak. Yürüyüşe çıkmak için ayrıca bir gezi planlamanız gerekmiyor.

İstanbul’da da uzun yürüyüş ve koşu parkurları olan Belgrad Ormanı gibi yerler var ama şehir merkezinden çok daha uzakta kalıyor. Oraya gitmek, evden çıkıp biraz yürümekten ziyade başlı başına bir plan gerektiriyor. İstanbul’da sahilde koşmayı seviyorum, özellikle Maltepe’deki Orhangazi Şehir Parkı’nda. Yanımda denizin olması da hoşuma gidiyor.

Akşam yürüyüşleri için aydınlatma ve açılış kapanış saatleri de önemli. Kensington Gardens hava kararırken kapanıyor. Hyde Park ise gece yarısına kadar açık ama hava karardıktan sonra aydınlatmasını oldukça yetersiz buluyordum. İstanbul’da gittiğim parkların genelde ışıklandırması olması ve gece geç saatlerde de açık olması güzel bir konfor. Hava karardı diye yürüyüşten vazgeçmem gerekmiyor.

Evde yaptığım yemekler ve lokanta yemekleri

İstanbul’dan tekrar ayrılsam ilk özleyeceğim şeylerden biri yemekler olur. Burada tarafsız bir değerlendirme yaptığıma canıgönülden inansam da Türk yemeklerine azıcık torpil geçtiğimi kabul etmeliyim 🙂.

İstanbul’da sıradan bir öğle yemeği için ev yemeği lokantalarına gitmeyi seviyorum. Mesela pilav üstü kuru fasulye veya barbunya, yanında da tavuk sote. Bir de mercimek çorbası ekleyince beni uzun süre tok tutacak bir öğün oluyor.

Eylül 2026 itibarıyla böyle bir öğün (tabii ki yere göre değişmekle beraber) yaklaşık 700 lira tutuyor.

Bir tepside pilav üstü kuru fasulye, patates püreli tavuk sote ve mercimek çorbası.
İstanbul’da lokanta usulü yemek.

Londra’da öğle yemeğim genelde Tesco veya M&S’ten aldığım bir “meal deal” oluyordu. İngiltere’de epey yaygın olan bu menülerde sandviç, içecek ve atıştırmalığı birlikte alıyorsunuz. Ben çoğunlukla çedar peynirli ve mayonezli sandviç, portakal suyu ve (küçük paket) cips alıyordum. Biraz daha sağlıklı bir seçim yapıyormuş gibi hissetmek istersem de cips yerine meyve tercih ediyordum. 2024–2025’te Londra’da yaşarken beş pound civarında ödediğimi hatırlıyorum. Pratik ve fiyat olarak da uygundu ama açıkçası çoğu zaman beni pek doyurmuyordu. Yine de bir noktadan sonra paketli sandviçlerden sıkılıp düzgün bir sıcak yemek yemek istiyordum.

Bu yüzden Londra’da sevdiğim yerlerden biri Farmer J idi. Birkaç farklı yemeğin bir araya geldiği doyurucu tabakları, İstanbul’da alışık olduğum tabldot yemekleri hatırlattı.

Fish and chips’e (kızarmış balık ve patates kızartması) ise bir türlü ısınamadım. Balık ve patatesten çok un ve yağ yiyormuşum gibi geliyor. İngiliz arkadaşlarım bu tutumumdan pek de memnun değillerdi 🥲.

Kişnişten (coriander) nefret ediyorum. Londra’da her şeyin içine koyuyorlar. Yemek çok güzel görünüyor olabilir ama kişniş tadını alınca benim için bütün tadı kaçıyor. Parasını verdiğim için yine yiyordum tabii ama bir yandan da içinde kişniş var mı diye sormayı unuttuğum için kendime kızıyordum. İlk denediğimde Türkiye’de alışık olduğum nane veya maydanoz (ki çok severim) gibi bir şey beklemiştim. Maalesef hiç de öyle çıkmadı. Neyse ki İstanbul’da yediğim yemeklerde kişnişle pek karşılaşmıyorum.

Desenli bir tabakta bir demet taze kişniş.
Bir türlü sevemediğim baharat: kişniş. Fotoğraf: Miansari66 / Wikimedia Commons.

Restoranlarla ilgili farklar yemekle de bitmiyor. Mesela İstanbul’da gittiğiniz restoran ve kafelerin neredeyse hepsinde ıslak mendil bulunuyor. Yemekten önce elimi yıkamaya gitmeye üşendiğimde veya örneğin hamburger gibi elle yenen yağlı yiyecekler sonrasında çok işe yarıyor. Londra’da ise maalesef neredeyse hiçbir restoranda ıslak mendile denk gelmedim.

Londra’da çok daha iyi bulduğum bir şey, yemeğin yanında ücretsiz, içilebilir musluk suyu isteyebilmekti. İstanbul’da gittiğim bazı zincir restoranlarda su isteyince önünüze minicik bir 330 ml cam şişe geliyor. Fiyatı da genelde gereksiz derecede yüksek oluyor. Bence yemeğin yanında su içmek ayrıca düşünülmesi gereken bir masraf olmamalı.

Öte yandan, İstanbul’da yemek yediğim yerlerin çoğunda, küçük lokantalarda bile, masaya genelde ikram olarak ekmek geliyor. Bazen yanında tereyağı veya zeytin, hatta ufak mezeler bile oluyor. Londra’da bunlar neredeyse her zaman ilave ücretliydi ve fiyatları da çoğu zaman yüksekti. Bir iki dilim ekmek için fahiş fiyatlar istemek bence Londra restoranlarının karnesinde ciddi bir eksi. Tabii böyle hissetmemde, bizde masaya gelen ikramlara ve mezelere alışık olmamın da payı olabilir.

Evde yemek yapmak

Kahvaltım en istikrarlı öğünümdü. Yulaflı yoğurt kasem yazımda en sevdiğim kahvaltı tarifimi ayrıntılı biçimde açıklıyorum. Akşamlarıysa kendim yemek yapmaya çalışıyordum. Yurt dışında yaşarken ne yediğim, bana en sık sorulan şeylerden biri.

Akşam yemeklerim çoğunlukla fırında balık ile biraz kafama göre hazırladığım kıymalı dürümler arasında gidip geliyordu. Kıyma, canımın istediği sebzeler, domates sosu ve üzerine biraz peynir. Farklı ekmeklerle bol bol ton balığı, mayonez ve salatalık da yiyordum. Avokado, peynir ve ekmek kombinasyonları denemek de neredeyse ayrı bir hobi olmuştu. Amaç genelde aşırı lezzetli bir şey hazırlamaktan ziyade bir öğünü nispeten sağlıklı bir şekilde geçiştirebilmekti.

Londra’da yaptığım yemeklerden iki örneği de buraya ekliyorum.

Pişirme kâğıdı üzerinde, avokado ve ufalanmış peynirle hazırlanmış iki açık baget sandviç.
Avokadolu ve peynirli bagetler.

Yurt dışında yoğun bir öğrencilik hayatı yaşamak, birkaç malzemeyle hızlıca yemek hazırlama konusunda beni geliştirdi. Bir yandan da kendi başıma yemek yapmaya alışmış oldum.

Tahta kaşığın durduğu tavada kıyma, biber, soğan ve yeşillikler.
Kıyma ve sebzeler (dürüm için iç harç).

Bir yerden bir yere gitmek

Bayswater’dan UCL’e (okuluma) gidişim benim için küçük bir optimizasyon oyunuydu. O günkü ruh halime ve ne kadar yürümek istediğime göre trene Bayswater istasyonundan binebilir veya biraz daha yürüyüp Royal Oak’tan binebilirdim. Genelde Edgware Road’da aktarma yapıp Euston Square’e gidiyordum. Yolculuk yaklaşık 45 dakika sürüyordu.

Bu yolu metroyla gidebilmek güzeldi ama bazı hatlarda sıcak havalarda yolculuk yapmak gerçekten bunaltıcıydı. Central, Northern ve Bakerloo hatlarını özellikle sevmiyordum. Geçmişleri 19. yüzyılın sonlarına ve 20. yüzyılın başlarına uzanan bu hatlar genel olarak çok gürültülüydü, ayrıca bakımsız ve kirli görünüyorlardı. Ciddi bir yenilenmeye ihtiyaç duydukları apaçık. 2022’de açılan Elizabeth hattı ise bunlara göre gerçekten cennet gibiydi.

İstanbul’da ise hem toplu taşıma hem de araba kullanıyorum. Trafiğin yoğun olacağını düşünüyorsam toplu taşıma genelde daha cazip geliyor. Başka zamanlarda ise araba çok daha rahat, özellikle alternatif yolculuk birkaç aktarma gerektiriyorsa. İnsan bazen kalabalığın içinde gitmek yerine sadece klima ve biraz kişisel alan isteyebiliyor.

İstanbul'da sarı ve turuncu akşam gökyüzünün altında bir İETT otobüsü.
Metrobüs beklerken gün batımı.

İstanbul trafiğinde beni en çok rahatsız eden şey, ne zaman ne olacağını kestirememek. Gayet makul bir saatte, mesela hafta içi gün ortasında, yola çıkıp hiçbir belirgin sebep yokken ciddi bir trafiğin içinde kalabiliyorsunuz. Son yıllarda da bu durum belirgin şekilde kötüleşmiş gibi geliyor. Londra’da araba kullanmadığım için o tarafını doğrudan kıyaslayamam ama orada da otobüsler yüzünden birçok randevuya geç kalmışlığım var.

İstanbul’da taksilere artık pek güvenemiyorum. Yoldan çevirip taksiye neredeyse hiç binmez oldum. Onun yerine genelde uygulamalardan çağırıyorum, benim deneyimimde bu şekilde çok daha güvenilir oluyor.

İstanbul’da toplu taşımanın yıldızı açık ara vapurdur. İki yaka arasında geçerken yol ve araba görmek yerine deniz, martı ve dalgaları görüyorum. O kadar çok kez geçmiş olmama rağmen hâlâ kendimi bol bol fotoğraf çekmekten alıkoyamıyorum.

İskelenin yanındaki vapurlar, mavi su ve arkalarında Boğaz'ı geçen asma köprü.
Boğaz’da vapurlar.

Trafikte daha rahat hissetmek

Londra’yla ilgili özlediğim ikinci şey, trafikte başkalarına biraz daha güvenebilmek. Bir sürücünün birazdan ne yapacağını tahmin etmek için o kadar uğraşmam gerekmiyordu. İnsanların birbirine yol vermesi, başkasına yer açması gibi küçük şeyler de beni rahatlatıyordu.

Yaya geçitlerinde sürücülerin duracağına genelde güvenebiliyordum. İstanbul’da ise, özellikle birden fazla şeridi kapsayan yaya geçitlerinde, arabalara çok daha dikkatli bakmak zorunda olduğumu hissediyorum. Bir sürücünün durması, yan şerittekinin de duracağı anlamına gelmiyor. Durmak isteyen sürücülerin bile, frene basmadan önce arkalarından gelen arabanın ne yapacağını iyi kestirmeleri gerekiyor.

Kaldırıma çıkınca da trafikten tamamen kurtulmuş gibi hissetmiyorum. İstanbul’un yoğun bölgelerinde, trafiği aşmak için kaldırımdan giden motorları, son dönemde giderek daha çok gördüğüm elektrikli scooter’ları ve kaldırıma park etmiş arabaları sık sık görüyorum. Arabalar çıkmasın diye kaldırımlara konan küçük demir dubalar da bu sefer yayaların önüne engel olabiliyor. Bu dubaları fark etmeyip takılarak düşen çok insan gördüm. Londra’da kaldırım üzeri dubalara yalnızca çok nadir durumlarda denk geldim.

Meyve tezgâhının yanındaki kaldırımda ilerleyen bir motosiklet ve kaldırım boyunca sıralanan dubalar.
Kaldırım kenarındaki dubalar ve kaldırımdan gelmekte olan bir motosiklet.

Yolcu olarak gördüğüm kadarıyla, Londra’daki sürücüler şeritler birleşirken yol vermeye, kendi şeritlerinde kalmaya ve şerit değiştirmeden önce sinyal vermeye daha yatkındı. İstanbul’da ise bir boşluk oluşsun diye kibarca beklerseniz bayağı bir bekleyebilirsiniz. Şerit değiştirirken de kimin kime yol vermesi gerektiğinden çok, tabiri caizse kimin önce arabasının burnunu sokacağı belirleyici oluyor.

Toplu taşımada güzergâh uygunsa genelde Marmaray ve metro gibi raylı sistemleri tercih ediyorum ama neredeyse her gün minibüse veya dolmuşa da biniyorum. Uzun boylu biri olarak, özellikle minibüste ayakta gitmek benim için hiç rahat değil. Kafamın üstünde zaten çok az boşluk kalıyor, şoförün ani direksiyon kırmaları da pek yardımcı olmuyor.

Geçenlerde dolmuşta şoförün hemen yanında oturuyordum. Virajlara pek fren yapmadan giriyor, arabaların arasında keskin manevralar yapıyordu. Dönerken lastiklerin sesini duyabiliyordum. Bir noktada başka bir sürücüye söylendi, araba kullanmayı bilmiyor diye. Ben de kendimi tutamadım: “Abi sen de biraz agresif kullanıyorsun bence” deyiverdim.

Adam güldü ve uzun yıllar ralli yaptığını anlattı. Ralli geçmişini duymak açıkçası içimi pek de rahatlatmadı. Yıllardır da dolmuş kullandığını ve hiçbir vukuatı olmadığını söyledi.

Ben de (yine kendimi tutamayıp) arkada oturan yolcuların çoğunun emniyet kemeri bile takmadığını hatırlattım. Yola aniden bir kedi atlasa, tek bir sert fren onları öndeki koltuklara doğru uçurabilirdi.

Londra’daki otobüs şoförleri yolcuların inip binmesini bekleme konusunda genelde çok daha sabırlılar. İstanbul’da daha tam binmeden otobüsün hareket ettiği ve gerçekten korktuğum birçok olay yaşadım. Bu şekilde başlayan bir yolculukta rahat etmek zor olabiliyor.

Güvende ve evimde hissetmek

Londra’nın trafiğinde kendimi daha güvende hissetsem de, hırsızlık ve saldırı gibi konularda İstanbul’da daha rahatım. Bunu iki şehrin suç oranlarını karşılaştırdığım bir yazıya çevirmek istemiyorum. Ben daha çok kendi gözlemlerimden bahsedeceğim.

Londra’da, çoğu telefon hırsızlığı olmak üzere, bir sürü hırsızlık olayına kendi gözlerimle şahit oldum. Arkadaşlarımın yaşadıkları da beni etkiledi. Birinin metroda dizüstü bilgisayarı çalındı, bir başkası ise bisiklet sürerken saldırıya uğradı. Hem kendim böyle şeyler görünce hem de tanıdığım insanlardan bunları duyunca rahat hissetmek zorlaşıyor tabii.

İstanbul’da daha rahat hissetmemin bir sebebi de insanlarla daha kolay yakınlık kurabilmem. Aynı kafeye gitmeye devam edince çalışanlarla bir süre sonra ister istemez bir samimiyet oluşuyor. Bence bu biraz İstanbul’daki kültürün bir parçası. Londra’da aynı sıcaklığı kurmak bana daha zor geldi.

Bir süre önce Avrupa Yakası’nda bindiğim bir taksinin şoförü, hangi yoldan gitmek istediğimi sordu. Anadolu Yakası’nda büyüdüğümü, buraları pek bilmediğimi söyledim. Bunun üzerine, gideceğim yere ilerlerken yol üzerinde geçtiğimiz tüm mahalleleri ve meydanları teker teker anlatmaya başladı.

Otuz yıldır Avrupa Yakası’nda taksicilik yapıyormuş. Yokuşlardan, yolların arabaları ne kadar yıprattığından konuşurken, bu yakayı daha kaotik bulduğumu ama şehrin güzelliklerinin ve olanaklarının (hem tarih hem de eğlence anlamında) çoğunun da burada olduğunu söyledim. Bayağı güldü, sonra da “Trafik bizde, kötü yollar bizde, pahalılık bizde. Bir de bütün güzellikler Anadolu Yakası’nda mı olacaktı?” deyiverdi.

İstanbul’da büyüdüğüm için ailem ve arkadaşlarım burada, şehri de iyi tanıyorum. Londra’da da güzel arkadaşlıklar kurmuş olsam da İstanbul’a dönmek, zaten hayatımın parçası olan insanlara ve alışkanlıklara dönmek demekti. Burada daha mutlu olmamda bunun da büyük payı var.

Ama İstanbul’a olan sevgim, burada büyümüş olmamdan ibaret değil. Bütün bu düzensizliğin içinde bile beni kendine çeken bir havası var. Umarım zamanla İstanbul, birbirimize daha anlayışlı davrandığımız ve kendimizi daha güvende hissettiğimiz bir şehir olur. Böylece bu şehrin canlılığının tadını daha rahat çıkarabiliriz.

Gri desenli, yeşil gözlü beyaz bir kedi doğrudan kameraya bakıyor, arkasındaki sokak flu görünüyor.
İstanbul’un kedileri. Kedi portrelerim için galerime göz atabilirsiniz.

Yeni yazılardan haberdar olun

E-postayla abone olun veya RSS akışını okuyucunuza ekleyin.

E-posta

Abone olduktan sonra onay e-postası için gelen kutunuzu veya spam klasörünüzü kontrol edin.

RSS

Akışı herhangi bir RSS okuyucusuna ekleyin.